Notice: Undefined index: db_count in /home/hurdusun/public_html/Sources/QueryString.php on line 276
Kurana atılan ruhban iftiralarına cevaplar

 
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
Konu Bilgileri Kısayollar
Konu Başlığı Kurana atılan ruhban iftiralarına cevaplar
Cevaplar 7
Önceki Önceki Konu
Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görüntülenme 445
Sonraki Sonraki Konu

Sayfa: [1]
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
Gönderen Konu: Kurana atılan ruhban iftiralarına cevaplar  (Okunma Sayısı 445 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Samandıralı

Administrator

Usta Üye

*





Üye No : 7

Yaş : 30

Nerden : İstanbul

Konu  : 218

Mesaj : 2714

Rep Puanı: 80
Çevrimdışı
« : 26 Ekim 2008, 00:33:00 »

iddia : ali İmran 200’de rabıtadan geçiyor. mürşit rabıtasının kuranda yeri var.

cevap:
önce ayete bakalım diyanet mealine göre:

Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.

bu ayette geçen rabıtu kelimesi bağlı olmak, irtibatlı olmak cihat ortamında müslümanlaırn birbirlerinden haberli olmaları ve kafirlere karşı uyanık olmalarını ifade eder. bunu hiç bilmeyen bir insan bile bakınca görür. görmemek için yogayı yeşile boyayıp rabıta adı altında insanlara pazarlama düşüncesinde batıni bir sufi yahut da kör olmak gerekir. türkçede kullandığımız "irtibat kelimesi de aynı kökten gelir ama kimse bundan rabıta anlamaz. ayetteki rabitu da zaten bir türevdir.
ribat ileri karakol ve gözcü konumundaki askeri yapılarında adıdır.

iddia: Mürşitlerlerle birlikte olmak Tevbe 119’da geçiyor. Allah sadıklarla birlikte olun diyor. sadıklarsa şeyhlerdir her an birlikte olmak ise ancak rabıta sayesinde olabilir.

cevap:

burada batıniliğin gerek türk toplumuna gerekse dünya müslümanlarına ne kadar acı ve altından kalkılmaz zararlar verdiğini, insanların bu yolu kullanarak ne kadar şirk ve hurafe varsa islama soktuklarını gözlemliyoruz. batınilik geniş bir anlam ifade etsede en belirgin özelliği açık anlamı olan ayet ve hadislere aslında bu şunu kastediyor diyerek alakasız ve batıl bir mana yüklemektir. bu yolla Allahtan başka ilah yoktur derken bu ifadeden Allah ile kastedilen hem Allah hem şeyhtir diyerek yeni yeni tanrılar türetebilirsiniz. batınilik islamın özünü ve anlayışını bozmak için ortaya çıukarılmış, asırlarca türk halkına gerçek islam yalanıyla benimsetilmiş çirkin bir durumdur, bakıştır.

tekkelerinde pinekleyip kendi görüşlerine karşı çıkarak vahiy islamını savunan islam alimlerine kendi beslemeleri olan yayın organlarında hergün iftiralar düzüp onları tekfir edenler midir sadıklar? yoksa islam düşmanlarına boyun eğmeyen, hakkı ve gerçeği sırf bu toplumun kültürüdür şirk de olsa susalım diyerek gizlemeyen. hindistandan yoga ithal edip adına rabıta demek yerine hz peygambeirn sünnetine tabii olan  manaları çarpıtmayanlar mıdır? tabiiki ikincisidir.

Diyanet Meali Tevbe 118-119:

Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah(ın azabın)dan yine ona sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.





iddia: Mürşitlere el verme  Mümtehine 12 ve Fetih 18’de geçiyor, haktır.

cevap:
ayetlere bakalım:

Diyanet Meali Mümtehine 12:

Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Diyanet Meali Fetih 18-19:

Şüphesiz Allah, ağaç altında sana bîat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur, güven duygusu vermiş ve onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etmiştir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.


tarikat da şeyhe yapılan bağlılık yeminin adı instisaptır. ayette geçen herkesin bildiği biattır.

biatta hem bir peygambere öğretisine bağlı kalmak adına hemde toplum lideri olarak siyasi erkine girmek vardır.

bunalrdan hiçbiri tarikatta olmadığı ve sağlanamadığı gibi. bu gibi tarikatlara girenler şeyhlerini avatar (tanrının beden almış hali) mutlak aracı görerek şirke düşer. dolayısıyla yunan budist ve hinduizmden alınma ruhban sistemindeki intisapla islamdaki biatın hiç alakası yoktur. kaldıki batınilik burada çirkin ve küfri yüzünü gösteriyor. kendisiyle hiç alakası olmayan ayetlerden "işaretler" çıkararak insanları saptırmaya çalışan bir ekol görüyoruz. nitekim şahsın biri kendisini ve öğrencilerini Allah tarafından atanmış olarak göstermek için koca külliyatının 4te 3ünü kuran üzerine yaptığı batıl hesaplarla "işaretler" çıkarmaya adamıştır. bu sihirli kelimeye dikkat "işaret"
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Şimdi halsizliğin tutsun, motorun bozulsun, domuz gribi ol inşallah!
AYDEDE

Moderatör

Usta Üye

*





Üye No : 27

Nerden : Ne Cennet Ne Cehennem Sadece SEN.......

Konu  : 2283

Mesaj : 3575

Rep Puanı: 55
Aşk yanmakmıdır yoksa kanmakmıdır?
Çevrimdışı
« Yanıtla #1 : 26 Ekim 2008, 22:22:06 »

 10puan 10puan
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ.
Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ.
Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ.
Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ.
Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ.
Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ
barayeva

Usta Üye

*





Üye No : 75

Yaş : 23

Nerden : Göçebe

Konu  : 85

Mesaj : 955

Rep Puanı: 31
üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşamaya değmez
Çevrimdışı
« Yanıtla #2 : 25 Eylül 2009, 09:57:15 »

“İyyake nestain” . (Fatiha-5)

         Âyeti yanlış anlaşılmaktadır. Sure-i Fatiha’daki bu Âyette, “Biz Sana taparız ve Senden “inâyet” isteriz” demek; Biz putlara tapmayız. Biz putlardan yardım istemeyiz, anlamınadır. Çünkü müşrikler, putlara taparlardı.Ve Onlardan yardım isterlerdi.

“Nesir” ile “İstiane” arasındaki farkı biraz daha irdelediğimizde ortaya çıkan durum şu:

Yüce Allah,”Onlar, putlar size ne bir faide, ne de zarar verir. Onların neyine tapıyorsunuz. Onlardan ne diye korkuyorsunuz? Onlardan niye birşey umuyorsunuz?” buyurmaktadır.(25) Fatiha Suresinin 4.Ayette Allah,”Nesren” mastarından türeyen ”Nesir” esmasını kullanmamış; içinde “İnâyet ifade eden “Müstean Esmasını kullanmıştır. Ki: ”İnâyet” ve “İstiâne” İlâh’a aittir. İlâh olan Allah, ancak İstiâne ve İnâyet eder.

Halbuki “nesren-nesir-nasir-mensur(26) kelimeleri ile Kur’an Nebilerin ve Velilerin; fazilet sahipleri ile servet sahiplerinin yoksullara yardım edeceğini sürekli emretmektedir.(27) Mü’minlerin, birbirinin Velisi olduğunu(28) muhakkak birbirlerine yardım etmelerini istemiştir. Meleklerin, Mü’minler için af ve mağfiret istediklerini, Mü’minlere Selat - dua ettiklerini açıklamaktadır. Demek ki Mâneviler de yardım eder ve etmektedir: 

“Muhakkak Allah ve Resulü ve Mü’minler sizin -Mü’minlerin Velisidir - Dostudur”. (Mâide-55) Âyeti açıktır.

 

Âyeti açıktır.

“Allah’tan başkasını veli edinenler”(Bakara-257, Kehf-102)

         Âyet’i ise; müşrikler içindir. Çünkü müşrikler, putlara taptıkları, putlardan yardım istedikleri gibi; putları evliya-dostlar edinirlerdi.

         Yoksa; Allah ve Allah’ın dostları,

 

         “Elâ inne Evliya Allahi Lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenun... Ayık olun! Yeryüzünde Allah’ın dostları vardır; Onlara korku hüzün yoktur...” (Yunus: 62,63,64)

 

         Diye niteledikleri Allah’ın Velilerini değil! Allah’ın Velileri, Mü’minlerin de velisidir.Dostudur.

         Allah’ın ve Resulünün de dostudurlar Evliyalar; ki bunlar yüzde yüz inanan ve Allah’tan en çok (Takva eden) sakınanlar, korkanlardır. Onlar, bizim en ekrem ve şereflilerimizdir. Ve Velilerimizdir.

         

         “İnne ekremeküm indallahi etkaküm-Allah’ın huzurunda sizin en ekreminiz, O’ndan en çok sakınanlarınızdır”. (Hucurat-13)

         

         Özelliğine bürünmüş bu zatlar, bizim velilerimizdir. Allah’ın Velileridir. Mü’minlerin de dostu, Allah’ın da, Resülullah’ın da dostudur.

         “EvliyaAllah “a düşmanlık eden, Onları inkâr edenler; Allah’a, Resülune, cümle Mü’minlere düşman olanlardır. Allah’ı Resûlü ve Kur-an’ı Kerim’i inkâr edenlerdir!...

         Gel gör ki bu inkârcılar da tıpkı “hâriciler” gibi Kur-an’a en çok sahip çıktıklarını iddia edenlerdir. Lâ havle velâ kuvvete illa billahi’l aliyyi’l azim...

         Bu çeşit Hakka sahip çıkıp, Hakkı inkâr edenlerden Allah’a sığınırız!..

         Ayrıca,

         “Allah’ın izin verdiklerinin dışında kimsenin şefaat edemeyeceği” (Sebe-23; Ta Ha-109)

Âyeti de vardır.

         Demek ki; ”Şefaat edici”, ”yardımcı”, ”ricacı”  kulları vardır.

         Sure-i Zuhruf’ta ise;

         “Hakka şehid olandan başkası şefaat edemez. O Hakka şehid (gören); şahid ise bilendir”.

                                                                                                                                (Zuhruf-86)

         Burada bilenden maksat, hakkı-gerçekleri bilen anlamındadır. Demek ki Hakkı gören bilginler, Şefaat-yardım edebilirler. Bunlar “Ledün ilmi” bilenlerdir.

         Bilginler üçe ayrılır:

         1) Hakkın (Allah’ın) emrini bilir, Hak’kı (Allah’ı) bilmez:

         Bu özellik, sahibine zarar verir. Bunlar Şeriatı (İslâm fıkhı-hukuk ilmini) bilenlerdir. Derece derecedir. Molladan profesörüne kadar. Bu durumu pratikte görüyoruz: Kişi İslâm Şeriat ilminin -Fıkıh-hukuk İlminin alimi, Doçenti, profesörü olmuş; şaraptan, zinadan, yarıçıplak kadınlarla eğlenmekten; karısı, çoluk -çocuğu, kızı, gelini, oğlu ile plajlardan başını kaldıracağı zamanı yoktur.Ve bu kişi, memleketin din görevlilerini, müftüleri vaizleri yetiştirmektedir. Demek ki Şeriat ilmi, Fıkıh (İslâm Hukuku) ilmini bilmek insana iman, islah (fayda) vermiyor.

         Şeriat İlmi, İslâm Hukuku Allah’ın emridir. Allah’ın emrini bilen, demek ki Allah’ın kendisini bilmiyor. Eğer bilse, yukarıda sayılan kötülükleri sürekli yapmaz.

         2) Allah’ı -Hakkı- bilir, Hakkın emirlerini bilmez:

         Bu özellik sahibine ve  onu dinleyenlere fayda verir. Kişi ümmi veya yarıümmi, ya da okumuş; fakat Şeriat ilmini okumamış olabilir. Ancak bu kişi, ”Men araf...”ı,

         “Men arafe nefsehu kad arefe rabbehu - kendini bilen Rabbını bilir’i (29) bilmektedir.

         Bunu, ”bilen bir Arif”e hizmet ederek öğrenmiştir. Bu bilgi manevi, Ruhani bir bilgidir. Çok yararlı bir bilgidir.

         3) Hem Hakkı (Allah’ı), hem de emrini bilir: En önemlisi budur. Buna “iki kanatlı bilgin” denir.

         Kendisine de, insanlığa da faydalı olandır. İşte böyle Allah’ı bilen Aziz, Ârif insanlar, Hak’ka şehid -şâhid-dir.

         Ve Onlar, yukarıdaki Sure-i Zuhruf’ta geçen Âyette sözü edilen Hakka şehid, Hak’kı bilenler, Şefaat sahibidirler. Bu durum; kat’i delil Âyet-i Kerime ile sabittir.

         Daima bakıp şöyle hayret etmişimdir; Tedrisat kürsüsündeki müderris sakalsız bıyıksız, Ve onun Şeriat ilimlerini (Fıkıh, İslâm hukuku) öğrettiği talebesi vaiz kürsüsünda sarıklı sakallı, Müslüman-ı kavi; İdris Nebi kisvesinde... Ehl-i takva... Nasıl oluyor? Eğer sadece bu Şeriat (İslâm Fıkhı), yani hukuk ilmi insana İman, takva verseydi; bu ilmin profesörleri, doçentleri daha saçlı sarıklı, daha Namazlı abdestli olur; elleri viskili olmazdı.

         Böyle kuşun, böyle kanadı olur, denir...

         Şeriatta veya diğer fiziki ilimlerde kimler âlimdir?... Örneğin bir avukat, bir doktor, bir mühendis, bir kimya öğretmeni, âlim midir?.. Yani bir doktor tıp âlimi, bir avukat hukuk âlimi, fizik öğretmeni fizik âlimi midir?... Hayır!... Bunlar, bu ilimlerde birer teknisyendir. Bunun gibi İlâhiyat Fakültesini,Yüksek İslâm Enstitüsünü bitiren bir İlâhiyatcı Müftü, Vaiz de bir Din âlimi değildir. Alim sayılması için en azından doktorasını verip doçent olması lazımdır. Bir dalda doçent olanlar, âlim olmağa adım atmışlardır. Müderrislerler ise bu branşın âlimi kabul edilir. Dini bilgilerden;

 

         a-Usul-u Fıkıh: İslâm Hukuku (Şeriat İlmi)

         b-Usul-u Tefsir

         c-Usul-u Hadis

         d-Usul-u Kelâm ve Felsefe dallarından en azından birinden doktorasını verip, doçent ya da müderris olmayan din âlimine Fıkıh-İslâm Hukuku, yani Şeriat âlimi denemez.

         Bu okullardan mezun olmak yoluyla din adamı(mollalar); tıpkı doktor, avukat, fizik-kimya öğretmeni gibi birer teknisyen ya da pratisyendirler.

         Ama Anadolu’nun kasabalarında bunlar büyük ulema bilinir. Derya deniz allame sanılır. Daha doğrusu halkımıza öyle inandırılmıştır.(30)

         Gerçek şudur: Okuma yoluyla öğrenilmesi mümkün olan Şeriat- la ilgili ilimler, insana İman ve Takva vermez.

         Çünkü okuma yoluyla, Şeriat ilmini, Müslüman olmayanlar da öğrenebilir. Nitekim Avrupada, Şeriat-İslâm Fıkhı kürsüleri vardır. Hrıstiyanlar,Yahudiler hatta Materyalistler de öğrenmektedir. Birçok Keşişler ve Hahamlar arasında Şeriat ilmini, İslâm mollaları kadar ve daha fazla bilenler de vardır.

         “İman” ve “Takva”, insanın kalbine gökten iner!...

         Allah, kime hidâyet ederse Mü’min ve Müttaki olur. Dilenirse münkir, münafık ve aşırı zalim olur.

         Allah, okumuş kişiye de; okumamış bir kişiyede ”hidayet” eder. Kullarından dilediğine...

         Nitekim Peygamberimizin on binin üzerindeki Ashabından ancak otuz-kırk tane okuma-yazma bilen vardı.

         Fıkıh-Şeriat ilmini bilenler ise, fıkıh kitaplarının yazdığına göre yirmiyi geçmezdi. Diğer o Aziz zatlar, ”ümmi” olmalarının yanı sıra çok büyük bir İman ve Takva’ya sahip idiler.

         Demek ki Hak’kı bilmek ayrı şey, Hak’kın emirlerini bilmek (tabi deyaylı olarak) ayrı şeydir!..

         Hak’kı Hakikati bilmek; İman’ı artırır.Yani kuvvetlendirir.Takva sahibi eder. Zannedersem halkın, bu gerçekleri bilmelerinin zamanı geldi:

         Kisve Müslümanlığına, zahiri, Şer’i bilim sahibi okumuşlara bakmamalı. Gerçek İmanı; gerçek Takva’yı ve gerçek “Hak İlmini”; bilen “Aziz, Ârif kişiler”de aramalı... Hak’kın emrini bilmek kolaydır. Okumakla olur. Ve herkes onu öğrenebilir. Müslim de, gayrimüslim de; Mü’min de münafık (riyakârlar) da öğrenebilir. Arapça, Farsça

Bilmek ilim değildir. Onlar birer gramer-dil öğrenimidir. Tıpkı İngilizce, Fransızca, Almanca öğrenir gibi. Bugün Orta Doğu’ya giden uçaklardaki hostesler, bir molladan daha çok Arapça ve Farsça bilmektedir. Anlamadığınız dille (Arapça,Farsça gibi...) konuşup; kendini Dinde daha âlim gösterenlerin tuzağına düşmemek lazım. Anadolu’nun saf ve temiz insanı, yüzyıllarca hiç anlamadığı Arapça, Farsça ile konuşarak, bir nevi büyülendirilmiştir. Ve yazık olmuştur.

         Artık uyanma zamanı geldi. Hangi molla daha çok Arapça, Farsça konuşuyorsa; sözlerine Arapçayı hâkim kılıyorsa; O demogog, yani toplumun duygularını okşayarak kendi davasını yürütendir.

         Halkı hayrete düşürüp büyülemek istemektedir. Çıkarcı, yobaz ve riyâkardır. Kisve ve lisan (dil) Müslümanıdır. Halkı da kendisi gibi şekilci yapmak istemektedir. Şekilcilik ise, ”Tevhid’in Ruhu”na ters düşen bir nevi putçulukdur.

         Ayrıca bu gibiler, halkı hep cehennem ateşi, zebaniler ile korkutur ve Dini halka zorlaştırır. Bütün bunlara ek olarak şiddetten yanadır. Ağzından öfke akar. Saldırgandır. Kürsüde, hutbelerde cemaata bağırarak, kortutarak, etrafa şiddet ve öfke şaçarak; tamamen “Âdab-ı Muhammediye’ye”(31) ters   ve

 “Rahmete’n li’l Âlemin”e (32)

 aykırı olarak...

         Evet, Âlemlere rahmet olan bizim yüce, Âziz ve Mukaddes Peygamberimiz Efendimiz (a.s.v.) bizim Mânevi babamızdır. Baba, evladına sahiplik eder. Evlat da babasına sahip çıkar.

 

         O Yüce Mânevi Baba olan Peygamber;  İlk Mü’minlere de, sonraki Mü’minlere de Baba olarak sahiplik  etmektedir. (33) O’nun evlatları mesabesindeki (durumundaki) Mü’min Ümmeti de O’na sahip   çıkmaktadır. Öyleyse “Sahiplik” çok önemlidir.

                                               

         Bu durumda Sahabiler de, Onlardan sonrakiler de üç derecedir:

         a) Mukarrebunlar - Hakka yakın olanlar.

         b) Muktesidler - Orta yolda yürüyenler.

         c) Nefislerine zulmedenler - Kendilerine kötülük edenler.

         Çünkü yukarıda sözü edilen Âyet-i Kerime’de belirtildiği gibi; (34) “Kitab’ın-Kur’an’ın Vârislerini” Yüce Allah üç sınıf olarak nitelemiştir. Unutulmasın ki Kur’an’ın ilk muhatapları, İlk Mü’minler, Ashablardır. Ayrıca sonra gelecek Mü’minleri de kapsamaktadır:

 

         a) Mukarrebunlar: “Sabikunlar”: Allah’a yakın olan, eski büyüklerden olanlar. Hayırlarla dolu olanlardır. Bunlar Ashab’ın ve sonraki Mü’minler içindeki Aziz Zâtlardır.

 

         “Elâ inne Evliyaallahi lâ havfü’n.......”

                                                       (Yunus: 62, 63, 64)

         Âyeti gelince ilk Mü’minler içlerinde “Veliler” olduğunu öğrendiler. Ve onları, kendi içlerinde aradılar. Demek ki ilk Mü’minlerin içinde az da olsa “Evliya” vardı. Çünkü Allah Vakıa Sûresinde “Mukarrebun Evliyalar” için,

 

         “ İşte onlar Mukarrebun (Allah’a en çok yaklaştırılmış olan Evliyalar) dur. Nâim Cennetlerindedirler. Çoğu öncekilerden. Birazı da sonrakilerden.

                                                                                 (Vakıa :11-14)

         b) Muktesidler: Orta yolda yürüyenler. Orta sınıf. Mukerrebun olmayan Mü’minler. Gerek Ashabdan, gerekse onlardan sonraki Mü’minler.

         Mü’minler, Peygamberimizin zamanında da, O’ndan sonra da her zaman üç sınıftır: Mukerrebunlar.Veliler. Veli olmayan orta halli muktesidun Mü’minler.

         Bir de nefsine zulmedenler: Kebair, yani büyük günah işleyenler.

         Bunların yanısıra Ashabın içinde de, ondan sonraki Mü’minler içinde de her zaman münafıklar vardır. Münafık, gizli Kâfirdir. Kuşkusuz Peygamberin arkasında namaz kılmışlardır. Camilerden de  çıkmamışlardır. Riyakâr, ehl-i dünya, cimri ve acımasız, yüzleri gülmeyen siyahi insanlardır. Münafık, halis bir kâfirdir. Ancak İslâm kisvesi ile kendini gizlemektedir. Kâfirlerden daha alçak ve tehlikelidir. Çünkü kâfir, kendini gizlememektedir. O nedenle Müslümanların, ondan sakınması kolaydır. Allah hepimizi münkir, münafıkların şerrinden emin eylesin...

         Bu tasnifi ve açıklamaları Kur’an doğrultusunda belirttikten sonra, şimdi kitabın başındaki konuya dönüp, Kur’an-ı Kerim’e göre kimlerin “masum” olduğunu belirtmeye çalışalım. Allah’ın izni ile:

         Hakikatte “mukaddes” ve “masum” olan, “mutahhar” ve “mukaddes” Ruh’tur. Tabii bu Ruh, İlk ve Külli (bütüncül) olan “Ruh-u Âzam” dır. “Hakikat-ı Muhammediye”dir. Sıfat-ı kadimi Zât-ı Bâri, Zât-ı Akdes’tir (Ruh-u Muhammediye, en mukaddes varlık olan Allah’ın Zât ve Sıfat Nuru’dur). Allah’ın ezelî kadim emri, nefhi-nefesi (İlâhi nefes), kelimesi, Nurudur.

         Ruh, Nur’dur. Zât-ı Hak’kın kadim (ilk, önce) yüzünün kadim Nuru, ziyasıdır. Âdem’e ve evlatlarına üfürülen Ruh, bu en mukaddes Ruh-u Âzam’dan, Ruh-u Muhammedi’den üfürülmüştür.

         “Ve nefehtü fihi min Ruhi - İnsana Ruhumdan üfürdüm”. (Sad-72)

         Görüldüğü gibi,”Ruhumdan üfürdüm”denilmektedir. İşte bu ”Ruhumdan” buyurduğu Ruh, İlk ve en büyük ”Ruh-u Âzam”dır: Hz.Muhammed’in Mukaddes, Muazzez ve Mutahhar (Tertemiz) ehsan-çok güzel Ruhudur.(35)

         Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed, güneş gibidir. O’ndan insanlara üfürülen Ruhlar da yıldızlar gibidir. Ruh’tan sonra, Ruh’un ışığından yaratılan Melekler de dolayısıyla Âlem-i Kudsiyandan (Kudsî Âlem’den) olup; Onlar da Mutahhar ve Mukaddeselerden (Kutsallardan) olduklarından ”masum” durlar. Günahsızdırlar.

         Şimdi bu konuya tam açıklık getirmek için bu ”ilk İnsan” ve O’nun ve O’nun zürriyetine; çocuklarına insanlara üfürülen Ruhların özelliklerinden söz açalım:

         Ruh, yalnız insana üfürülmüştür. Hayvanda, bitkide Ruh yoktur. Onlardaki canlılık; Allah’ın ”Hay” isminin yansımasıdır. Her canlı, ”su” ile canlıdır.(36) Biyolojik canlılıktır. Nitekim bedenin canı da biyolojiktir.

         Ruh, insana ilim akıl ve kelâm - konuşma veren İlâhi bir Nur’dur. İlim ve konuşma, Allah sıfatıdır. Ruhun macerasını, Ruhların geliş gidişlerini yani Kudsi Âlem’den, süfli Âleme (beden zindanına) Allah’ın izniyle nasıl gelip cisimleştiklerini; bir de Allah’ın dileğiyle bazı Ruhların daha bu dünyada iken nasıl tekrar yükselip ilk Kudsî durumlarına geçtiklerini...Ve ondan sonra ”Kudsi Ruh” taşıyan Peygamberlerin ve Mukarrebun Evliya, yani Allah’a yakın olan Velilerin ”Ruhani Mâsumiyetlerini” açıklayalım. Mâsum olanın; Kudsi Ruh taşıyan Nebiler ve Veliler olan İnsan-ı Kâmil olduğunu öğrenelim. Bizdeki bu ”Mukarrebunlar”, yani bu Aziz Veliler-Ârifler; hem ilk Mü’minler (Ashablar), hem de sonraki Mü’minler içinde mevcuttur. Allah’ın selam ve Rızası ve Rahmeti Onların üzerine olsun!..

         “Bu ümmetin içinde her zaman iyiliği emreden (mârufu emreden), kötülükten vazgeçirmeye çalışan (münkeri nehyeden) hayırlı bir ümmet olacaktır”. (Âl-i İmran-104)

         Âyeti de bu Aziz zâtların Ashab’ın içinde de, Onlardan sonraki Mü’minler içinde de olacağını bildirmektedir. Bakınız, bu Ümmetin içinde “Müttaki bir Ümmet’ten”söz edilmektedir: Ümmet içinde Ümmet!..

         Ayrıca şu Hadis-i Şerif’leri de göz ardı edemeyiz:

         “Ümmetimden bazı kişilerin şefaatı bereketi ile Beni Temim kabilesinden daha fazla insan cennete girecektir”.

         Bunu duyan Sahabiler  sordular: ”Bu şefaatın sahipleri Senden başka mıdır, Ey Allah’ın Resulü?..”

         Peygamberimiz buna: ”Evet, Benden başkadır”(37)cevap verdiler.

         Ebu Ubeyde b. el Cerrah sordu: ”Ey Allah’ın Resulü, biz Senin devrinde Müslüman olmuş, Seninle birlikte İslâm için didinmiş insanlarız. Bununla birlikte ”sonradan gelen” bir insan bizden hayırlı olabilir mi?” Cevapları şudur: ”Evet olabilir. Sizden sonra gelecek ve Beni görmediği halde Bana inanacak bir  topluluk vardır ki sizden hayırlıdır”(38)

         Yunus Suresi 62-64. Âyetleri inzal olduğunda , (Yani “Ayık olun! Allah’ın Evliyâları vardır....), Hz. Peygamber’e sordular: ”Burada sözü edilen Veliler  kimlerdir , Ey Allah’ın Resulü?...” Cevap şuydu: ”Onlar o kişilerdir ki görüldüklerinde Allah anılır, Onları görenler Allah’ı hatırlar”. (39)

       

                                                                                                                             

(25) Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de bir çok Âyet vardır. Örnek: ”Velâyestetiune lehüm ”nesren” vela enfüsehüm yensurûn”. (A’raf-192)

(26) Bunların hepsi Arapça’da “yardım” fiilinin türevleridir. Âl-i İmran-52, Saf-14, Bakara-135, Muhammed-7 ve diğer Âyetler.

(27) “Velmü’minûne velmü’minatü ba’dühüm “evliyâü” ba’din - İnanan erkekler ve kadınların bazısı, bazılarının velisidirler”. (Tevbe-71)

(28) Ahzab:34, 56. Nahl-2, Fussilet-31, Enfal-34, Tevbe-26, Fetih-26.

(29) Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, S.212, 1983, İstanbul.

Mevlâna, Fi hi Mâfih’ten seçmeler, Haz. A. Gölpınarlı, S.93, 1989, Ankara

 

        (30) Ve size Kaymakam Eşref’in iki kıtasını, -Belki Eşref doğru söylüyor- dersiniz umuduyla sunuyorum:

         

       “Cazibe olmaz her dilber-i kızıl femde(Kırmızı dudaklıda)

         Kemal olmaz, maariften yetişmiş her bir âdemde,

         Şehâdetnâmeli nice câhil mi ararsın bu âlemde;

         Maarif şimdi bizde meyvesiz ağaca dönmüştür.

 

         Görüpte sureta zâhidi, sanma ki bîçare,                                                                                                                     

         Dilerse açar sinende bin türlü yâre,

         Önce va’zedip , sonra alırlar ademden  pâre

         Büyük gümtükde vâiz sanki bir simsâre dönmüştür.

 

                                                                    Şair Kaymakam Eşref

 

 (31)“Muhakkak Sen ya Muhammed! Büyük, güzel ahlâk üzeresin”. (Kalem – 4)

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”.                    Mâlik b. Enes, Muvatta, C.2, S.553 , İstanbul-1982.

Ebu Hureyre’den; Ahmed, Hâkim, Beyhaki.

Resulullah (s.a.v.)’a bir kimse “Din nedir?”diye sordu. Allah’ın Resulü, “Güzel ahlâktır” buyurdu. (Gazali, İhya, III, 43. Kimya-yı Saadet, S. 393).

(32)”Biz, Seni Âlemlere rahmet olarak gönderdik”.(Enbiya-107)

(33)”Peygamberimizin şefaati” ile ilgili, ayrıca Mü’minlerin, “Sevdiklerine yardımı” ile ilgili ”yüze yakın” Hadis-i Kudsi

     ve Hadis-i Şerif” Kudsi Hadisler: C.2  S.607-714, Madve yayın. 1991-İst.” da yer almaktadır. Kaynakları: Buhari,

     Müslim, Nevevi, Nesai, Tirmizi, İbn Mâce’dir. Kitabımızın ebadı elvermediğinden, buraya alamadık. Meraklısının

     araştırması dileğiyle...

34)  Fâtir Suresi, 32. Âyet.

(35)Sevgili Peygamberimiz buyururlar:

          “Âdem, su ile balçık arasında iken Ben Nebi idim”.

         Tirmizi, Menakıb, 1.

         İbn Hanbel, 4/66.

         “Allah’ın ilk yaptığı şey, Benim Nurumdur”.

         El Kâri, Şerhü’ş-Şifa, C.1 S. 505.

         Acluni, C.1, S. 265.

(36)”Ve caalna minel mâi külli şey’in hay - Biz herbir şeyi su ile canlı kıldık”.(Enbiya-30)

(37)Darimî, 2/328.

(38)Darimî, 2/308.

(39)Yazır,   4/2731.




kaynak:http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/gunahsizlar/sayfa5_mukaddesat2.htm


bu yazı hakkındaki görüşlerinizide bekliyorum kardeşler.şu anda çıkmak zorundayım ama inşaAllah bulabildiğim tefsirlerden bende çarpıttıkları ayetlerin tefsirlerine bakacağım inşaAllah.


Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Şunları görmüyor musun, kendilerinin, sana indirelene ve senden önce indirilenlere inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar.Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti.Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor(Nisa /60)
mavigozlukarinca

Administrator

Usta Üye

*





Üye No : 1

Yaş : 26

Nerden : istanbul

Konu  : 454

Mesaj : 2380

Rep Puanı: 78
Site
Çevrimdışı
« Yanıtla #3 : 25 Eylül 2009, 11:19:47 »

kaynak:http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/gunahsizlar/sayfa5_mukaddesat2.htm

bu yazı hakkındaki görüşlerinizide bekliyorum kardeşler.şu anda çıkmak zorundayım ama inşaAllah bulabildiğim tefsirlerden bende çarpıttıkları ayetlerin tefsirlerine bakacağım inşaAllah.


barayeva kardeş yazı güzele benziyor ancak verdiğin kaynağa takıldım ben :)
incelemek için siteye girdiğimde senin bu alıntıladığın yazının yazarının aynı zamanda aşağıdaki ve benzeri birçok yazıda yazdığını gördüm. ne dersin? ben şaşırdım ve kafam karıştı. yada bu adamın kafası karışık hönk hönk


Alıntı
TASAVVUF ve GERÇEKLER

          Biz Tasavvuf din anlayışını kabul etmişiz. Arkadaşlarla beraber olursak tasavvuf sohbeti yaparız. Tasavvuf müziği dinleriz. Zikri kalpte biliriz. Müzik eşliğinde kalben Allah’ı zikrederiz.

          Bütün tasavvufçuların, bu arada Yunus ve Seyyid Ahmet er  Rufai Hazretlerinin tasavvuf görüşüne daha fazla önem veririz. Çünkü Seyyid Ahmet er  Rufai Hazretleri toplu oturmalarda ve ibadette kadın erkek ayrımı yapmamıştır. Her iki büyük tasavvufçu da aşka, sevgiye, maarifete, ilme önem verir. Düşmanla cihadı Devlet yapar. Çünkü cihat harptir, savaştır. Harp ve savaşa devlet karar verir. Cumhuriyet dinimizin özü ile özdeştir.

          Saltanat, dikta rejimleri İslamla bağdaşmaz. Batı demokrasisi İslami değildir. Ancak; Sosyal demokrasi, sosyal devleti, sosyal adaleti ve bireyin özgürlüğünü önerdiği için İslama en yakın olandır.

           Cumhuriyetle Devletimiz ayaktadır. Ona Allah korusun; birşey olursa Devletimiz yıkılır. Dini-Vatanı koruyan Devlettir.Devlet olmazsa Vatan olmaz. Vatan olmazsa ne Din kalır ne de Millet. Onun için; Atatürk’ün ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyetin aleyhinde olanlar, aslında Din düşmanlığı yapmaktadırlar. Bilmeden yapıyorlarsa gaflet ve cehalet içindedirler. Bilerek, yapıyorlarsa hıyanet içindedirler. Vatan hainidirler. Satılmış alçaklardır. Camilerimizi, Ezanımızı, Dinimizi koruyan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetleridir. Biz Cumhuriyetçiyiz.

            Samimi, Mütedeyyin Müslüman kardeşlerimizin bu gerçekleri bilip ayık olması; ütopik (Hülyacı-hayalci) ve yobaz mollaların ve çoğu cahil ve çıkarcı olan şeyhlerin oyunlarına gelmemeleri lazımdır.

           Gerçeği arayan ve sevenlere selam olsun. 

                                                                                                       1.10.2003 Kâzım YARDIMCI (Adıyaman'lı)
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur’an’ın;
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın;
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yâhut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
~ Mehmet Akif ~
barayeva

Usta Üye

*





Üye No : 75

Yaş : 23

Nerden : Göçebe

Konu  : 85

Mesaj : 955

Rep Puanı: 31
üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşamaya değmez
Çevrimdışı
« Yanıtla #4 : 25 Eylül 2009, 13:21:47 »

yazıyı  ben pek güzel bulmadım kardeş

mesela;


Sure-i Zuhruf’ta ise;

         “Hakka şehid olandan başkası şefaat edemez. O Hakka şehid (gören); şahid ise bilendir”.

                                                                                                                                (Zuhruf-86)

         Burada bilenden maksat, hakkı-gerçekleri bilen anlamındadır. Demek ki Hakkı gören bilginler, Şefaat-yardım edebilirler. Bunlar “Ledün ilmi” bilenlerdir.





ledün ilmi:Ledün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak öğrenilmez. Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, ilahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir.(dinimizislam sitesinden tanım)
Ayrıca semerkand dergisi'nin eylül 2009 sayısında ledün ilmi ile ilgili aynen şunlar yazılı"Ve yine kendilerine ilahi bir mevhibe olarak verilen bu ilimleri sebebiyle mürşid-i kamillere KAYITSIZ ŞARTSIZ, İTİRAZSIZ İVAZSIZ TESLİM OLMAK GEREKİR.Çünkü biz ne kadar ilim kesbetmiş olmuşsak olalım, kendilerine ledün ilmi verilen zikir ehli kamil mürşitler kadar bilemeyiz.




taberi tefsiri'ndeki bu ayetle ilgili açıklama:

Müşriklerin, Allahı bırakıp da taptıkları putlardan herhangi biri, Allah katında herhangi bir kimseye şefaatçi olmaya kadir değildir. Ancak hakka şeha-det eden, Allahı birleyen ve kesin bir bilgi ile sadece ona kulluk edenler müstes­nadır. Bunlar, kendilerine tapınılmış olsalar da, Allanın izin vermesi şartıyla, Allahın dilediği kimseler eşefaatçi olabÜeckelerdir. Hz. İsa, Hz. Üzeyir ve me­lekler bunlardandır,

Mücahid bu âyet-i kerimeyi şöyle izah etmiştir: "Allaha ortak koşanların, Allahın dışında taptıkları İsa, Üzeyir ve melekler, Allah katında hiçbir kimseye şefaatçi olamayacaklar ancak, hakka şehadet eden ve Allahın hak olduğuna iman eden müminlere şefaatçi olabileceklerdir.


mevdudi'nin tefsirindeki açıklama:

bu cümle birkaç anlama gelmektedir.dünyada mabud edinilen insanların çoğu şafaat etmeye layık değillerdir.çünkü onların dalalet içinde yaşamış olanları, bizzat Allah huzurunda suçlu olarak hazır bulunucaklardır.Fakat içlerinden bir ilme dayanan ve şuurla Hakkı kabullenerek şehadet edenler, şefaat edebilmeye hak kazanmışlardır." ikincisi, kendilerine şafaat için izin verilmiş olanlar, ancak şuurlu olarak Hakka iman edenlere şefaat edebileceklerdir.Yoksa şuurunda olmadan "Eşhedüenlailaheillallah "diyen ve Allah'ın dışındaki kimselere kulluk edenlere hiç kimse şefaat etmeye cesaret edemez...


her iki tefsirde de görüldüğü gibi ledün ilmi'nin le sinden bile bahsedilmemekte.bu kimseler kendi putperest inançlarına kur'an ayetlerini eğip bükerek kılıf arıyorlar.


« Son Düzenleme: 25 Eylül 2009, 13:23:36 Gönderen: barayeva » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Şunları görmüyor musun, kendilerinin, sana indirelene ve senden önce indirilenlere inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar.Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti.Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor(Nisa /60)
mavigozlukarinca

Administrator

Usta Üye

*





Üye No : 1

Yaş : 26

Nerden : istanbul

Konu  : 454

Mesaj : 2380

Rep Puanı: 78
Site
Çevrimdışı
« Yanıtla #5 : 25 Eylül 2009, 13:46:33 »

he tamam o zaman. bende sen beğendiğin için astın sandım hac?2
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur’an’ın;
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın;
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yâhut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
~ Mehmet Akif ~
Samandıralı

Administrator

Usta Üye

*





Üye No : 7

Yaş : 30

Nerden : İstanbul

Konu  : 218

Mesaj : 2714

Rep Puanı: 80
Çevrimdışı
« Yanıtla #6 : 25 Eylül 2009, 14:37:41 »

bu eşref nerenin kaymakamı istanbuldan ayrılp il olan bir bölgenin olabilir mi
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Şimdi halsizliğin tutsun, motorun bozulsun, domuz gribi ol inşallah!
barayeva

Usta Üye

*





Üye No : 75

Yaş : 23

Nerden : Göçebe

Konu  : 85

Mesaj : 955

Rep Puanı: 31
üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşamaya değmez
Çevrimdışı
« Yanıtla #7 : 25 Eylül 2009, 19:44:53 »

he tamam o zaman. bende sen beğendiğin için astın sandım hac?2


birlikte inceleyip Kur'an'a ve sünnete ters düşen yerlerini tespit ederiz diye asmıştım   zafer


dün youtube'da rabıtayla ilgili videoları izliyordum.bir video vardı sorularla islamiyetmiydi neydi programın adı.soru vesile caiz midirdi.ordaki zat durmadan maide suresi 35.ayette Allah'a ulaşmak için vesileler arayın diyor diyip durdu.bende acaba başka hangi ayetleri kendilerine delil gösteriyorlar diye merak ettim.bu yazıyı buldum eklicektim ki samandıralı kardeşimiz zaten daha önce bu konuyu başlatmış :) bu arada viki'den evliyanın anlamına bakıyordum.orda bir hadisi şerifte buyuruluyor ki "Evliyadan birine düşmanlık eden benimle harb etmiş olur" tarzında bir ibare vardı.Sahih-i buhariden hadisin aslı şu şekilde "Resûlu`llah Salla`llahu aleyhi ve sellem Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurdu, demiştir: her kim beni tanıyan ve ihlâs ile bana ibâdet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harb i`lân ederim. Bana kulum hiç bir şey ile yaklaşamaz, ancak kendisine farz kıldığım şeyleri sevmesiyle yaklaşır. her zaman kulum bana nâfile ibâdetleriyle de yaklaşmak ister. Nihâyet ben ona muhabbet ederim. Artık ben kulumu sevince onun işidir. Kulağı, görür gözü, tutar eli, yürür ayağı mesâbesinde olurum (ve bu â`zâlariyle husûlünü arzu ettiği bütün dileklerini veririm). Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da ihsân ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu sıyânet ederim. Ben yapmasını dilediğim hiç bir şey hakkında -mü`minin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi- tereddüt etmedim. (Fakat bunda) kulum ölümü hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.

maide 35 diyanet meali: Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz" burdan rabıtayı nasıl çıkarıyorlar birde anlayabilsem...


birde şu konu var tabiki veli kelimesi Kur'an'da hangi anlamda kullanılıyor tasavvufta hangi anlamda kullanılıyor?


Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Şunları görmüyor musun, kendilerinin, sana indirelene ve senden önce indirilenlere inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar.Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti.Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor(Nisa /60)
Sayfa: [1]
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
Gitmek istediğiniz yer:  


Sitemap Sitemap2 Tevbe.org Site Ekleme Toplisti Din TOPlist Sitemap3 Sitemap4